AYÇA – HER ŞEYIN BAŞLANGICI – (1)

Categories: Genel.

Kas 5, 2019 // By:analsex // No Comment

AYÇA – HER ŞEYIN BAŞLANGICI – (1)
Ayça, uluslararası bir şirketin satış-pazarlama bölümünde ürün müdürüydü. Size onu biraz tanıtayım: Doğuştan gelen bir sıcaklığı, cilveli bir havası vardı; fakat kesinlikle hafif bir kadın değildi. 6 yıldır evliydi. Eşi, Tolga da iyi bir firmada çalışıyordu. Çocukları yoktu. Onca koşturmacanın içinde çocuk yapmaya fırsat bulamamışlardı. Şimdilerde bu konuyu sık sık gündeme getiriyorlar, artık zamanının geldiğini düşünüyorlardı.

Ayça 29 yaşında, kısa sarı saçlı, beyaz tenli, uzun boylu, kahverengi gözlüydü. Yüzü çok güzeldi; biçimli ve zarif dudaklar, küçük bir burun. Uzun ve biçimli bacakları, iri kalçaları vardı. Göğüsleri normal boyutlarda ama dimdikti. İş yerinde dozunda bir dişilik sergiler, sürekli diz hizasında veya biraz daha kısa ve dar etekler giyerek biçimli bacaklarını ve sıkı kalçalarını ortaya çıkarırdı. Erkeklerin kendisiyle ilgilendiklerini bilir, bundan tatlı bir zevk alırdı. Yine de hiç bir zaman abartmaz, kimseye ümit vermezdi.

İşi gereği sık sık seyahat eder, özellikle Akdeniz, İç Anadolu ve Doğu Anadolu’ya giderdi. Buralarda genellikle bayi toplantılarına katılırdı. Akşamları bayilerle yemek yemek ve şirket, memleket meseleleri hakkında sohbet işin bir parçasıydı. Ayça sıcak kanlı, hoşsohbet bir kadındı. Bu sayede işini gerçekten iyi yapar, her seyahat dönüşünde mutlaka bir kaç iş bağlamış olurdu.

Anadolu’daki bayiler arasında zaman zaman Ayça’ya özel bir ilgi gösteren, bunu hafiften belli edenler olurdu. Ne de olsa Ayça çok hoş bir kadındı. Fakat Ayça kibarca ve karşısındakini rencide etmeden araya mesafe koymayı iyi bilirdi. Bekarken hızlı bir yaşamı olmasına karşın, evlendikten sonra eşini hiç aldatmamıştı…

Ayça ve Tolga’nın hayatlarındaki her şey Ayça’nın bir Kayseri gezisinden planladığından erken dönmesiyle değişti. Yola çıkmadan önce Kayseri’den Cuma akşamı 19.00 uçağıyla dönmeyi planlamıştı fakat işler umduğundan çabuk hallolmuş, Perşembe akşamı aynı saatteki uçağa biletini değiştirerek İstanbul’a dönmüştü. Havaalanından eve giderken, Tolga’ya dönüşünü haber vermemekle iyi yaptığını, güzel bir sürpriz olacağını düşünüyordu.

Saat 9 civarında oturdukları apartmanın önüne park etti ve kapıyı anahtarıyla açarak, apartmana girdi. Asansörle 4.kata çıktı ve zili çalmadan kapıyı yavaşça açtı. “Bizimki kendisini televizyona kaptırmış, akşam yemeğini unutmuştur”, diye düşünüyordu; kendisi de kurt gibi açtı. Kapıyı açınca biraz şaşırdı çünkü antre ve salon karanlıktı. “Allah allah, Tolga evde değil mi acaba?” diye düşünerek ayakkabılarını çıkardı ve bavulunu antreye bırakarak mutfağa yürüdü. Buzdolabını kapatırken bir an sanki bir ses duydu. Sanki içeride, dipteki odaların birinde birileri konuşuyordu. Meraklanmış, biraz da korkmuştu. Tolga acaba yatak odasında mı televizyon izliyordu?

Ses çıkarmamaya özen göstererek uzun koridor boyunca ilerledi. Yatak odasına yaklaştıkça, içeriden hafif bir ışık geldiğini görüyordu. Gece lambası yanıyordu. Koridordaki birkaç saniyelik yürüyüş sırasında Ayça’nın aklından bin bir türlü şey geçti. Yatak odasında sanki birileri fısıldaşıyorlardı. Kendi kendine, “Benimki tam film gibi oldu. Herhalde az sonra Tolga’yı bir kadınla yakalayacağım”, diye gülümsedi. Böyle şeylerin sadece filmlerde olacağını düşünüyordu ama yine de aklı karışmıştı. Yatak odasının kapısında bir an durakladı. İçeriye paldır küldür girmeden kapının arasından şöyle bir bakmak istedi…

Ayça gözlerine inanamıyordu. Çok sevdiği kocası, kendi yataklarında bir kadınla sevişiyordu. Nefesi daraldı, boğazına bir şey oturdu sanki. Bağırmak istedi, sesi çıkmadı. Gözleri ışığa biraz alışınca, kadını tanıdığını farketti: Mirey.

Aptallaşmış ve kızgınlıktan ne yapacağını bilemez bir şekilde bir süre içeriye bakakaldı. Ne yapacağına, ne yapması gerektiğine karar verememişti. Sonunda kendini topladı, arkasını döndü ve hızla kapıya yöneldi. Antrede durmakta olan bavulunu kaptığı gibi kendini dışarı attı. Kapıyı çarpmayı da ihmal etmedi. Arkasından kimsenin gelmesini istemediğinden koşar adımlarla otoparka gitti, arabasına atladığı gibi hızla bahçeden çıktı.

Bir süre amaçsızca dolaştı. Bir türlü gördüklerine inanamıyor, kafasını toplayamıyordu. Yoksa, hayal mi görmüştü? Saatin neredeyse gece yarısına geldiğini fark edince geceyi geçirecek bir yer aramaya başladı. Yalnız kalmak ve düşünmek istiyordu. Bu yüzden arkadaşlarını filan arayıp, işleri iyice dallandırmak istemedi. Arabasını şehrin merkezindeki büyük otellerden birine sürdü. Resepsiyondaki kıza dalgın bir ifadeyle,

“Emin değilim, herhalde birkaç gece kalırım”, diye cevap verdi ve asansörle odasına çıktı. Odaya girince ne kadar acıktığını fark etti. Oda servisine yiyecek bir şeyler ve kahve siparişi verdi. Cep telefonunu çoktan kapatmıştı; Tolga’nın söyleyebileceklerini duymak istemiyordu. Üstündekileri çıkarıp duşa girdi. Yarım saat sonra biraz kendine gelmişti. Karnı tok, elinde kahve fincanı, boğaz manzaralı penceresinin önündeki koltukta oturmuş, olanları düşünüyordu.

Tolga’yla 6 yıldır evliydi ama evlilik öncesi dönemi de sayınca yaklaşık 9 yıldır birlikteydiler. Bu süre boyunca mutlu bir ilişkileri olmuş, birbirlerini hiç aldatmamışlardı. “Ben öyle sanıyormuşum en azından” diye düşündü. Daha önceden de farkına varmadan aldatılmış olma olasılığı midesini bulandırıyordu. Başka bir kadınla yatan kocasıyla hiçbir şeyi bilmeden ilişkisini sürdürmüş olmak, başkalarını öpen dudaklarının kendininkilere değmesine izin vermek…

Zaman geçtikçe Ayça, Tolga’nın kendisini aldattığı kadını düşünmeye başladı. Mirey, Ayça’nın çalıştığı şirkette önceleri sekreter, sonradan insan kaynakları elemanı olarak çalışan musevi asıllı bir kızdı. Ne yalan söylemeli, Ayça da biliyordu ki, Mirey şirketteki tüm erkeklerin (hatta belki bazı kadınların!) hayalini süsleyen bir esmer güzeliydi.

25 yaşlarında, uzun boylu, uzun siyah saçlı, mavi gözlü, dokunsan patlayacakmış gibi duran iri göğüsleri, biçimli kalçaları ve uzun bacaklarıyla gerçekten arzu uyandırması normal biriydi. İnsan bu kız neden burada çalışır da, gidip manken filan olmaz diye merak etmeden duramazdı. Mirey’i bu denli çekici yapan şeyler hem çok seksi giyinmesi, adeta her fırsatta kendini sergilemesi, hem de buna rağmen çok soğuk ve mesafeli tavırlarıydı. Şirkette kimseyle adı çıkmamıştı.

Ayça’nın en çok şaşırdığı şey Mirey’in henüz 3 aylık evli olmasıydı. Kendisi gibi musevi bir işadamıyla çok yakın zamanda evlenmişti ve Tolga Mirey’i tüm şirketin katıldığı düğünde ilk kez görmüştü. Hatta Ayça’ya “sizin şirkette ne güzel kızlar varmış” diye şaka yapmış, Ayça da “bu şakayı beğenmedim” diye onu hafiften terslemişti. Şimdi aklı almıyordu; nerede samimiyeti ilerletmişler, nerede işi bu noktaya getirmişlerdi? Üstelik kız yeni evliydi ve bunca zaman hiç kimseyle yakınlaşmasını duymamışken, şimdi neden onun kocasıyla birlikte oluyordu? Tolga öyle bir bakışta hayran olunacak yakışıklılıkta bir adam değildi. Düğünde gördüğü kadarıyla İzak (Mirey’in kocası) Tolga’dan daha hoş bir adamdı. Anlayamıyordu…

Ertesi sabah uyandığında kesinlikle işe gitmek istemiyordu. Bir kaç gün yalnız olmak, olanları düşünmek, belki bir takım kararlar almaktı niyeti. Şirketi aradı ve genel müdür yardımcısı Erman bey’e Kayseri’de üşüttüğünü, yataktan kalkamadığını, araya girecek hafta sonuyla birlikte üç gün dinlenirse iyileşeceğini söyledi. Erman bey anlayışlı adamdı. Zaten Ayça’yı hep sevmiş, işini, tavırlarını, sıcakkanlılığını hep beğenmişti. Ayça’ya kendisine dikkat etmesini, ona daha çok ihtiyaçları olduğunu filan söyledi. Telefonu kapattığında Ayça kendisini kesinlikle daha iyi hissediyordu.

“Şu Erman bey ne tatlı adam. Üstelik karısına da ne kadar bağlı” diye düşündü. Böylece yeniden kendini berbat hissetmeye başladı…

Kahvaltıdan sonra odasına döndüğünde bir süreliğine evi terk etmeye karar vermişti. Şimdi hazır Tolga evde yokken eve gidip, kendisine bir süre yetecek kişisel eşyalarını alacaktı. Tolga’ya kısa bir mektup yazarak, her şeyi gördüğünü, kendisini affedip affedemeyeceğini bilmediğini, zamana ihtiyacı olduğunu, vb. şeyleri anlatacaktı. Ne kadar süre için evi terk edeceğini, dönüp dönmeyeceğini, nerede kalacağını, bu durumu kimseye anlatıp anlatmayacağını filan bilmiyordu. “Bir süre otelde kalırım” diye düşünüyordu, “hem güzel bir otelde insan kendini bayağı iyi hissediyor”.

Öğlen civarında eve gitti. Bir suçlu gibi sessizce içeri girdi. Tasarlamış olduğu mektubu mutfak masasında yazdı. Eşyalarını almak için yatak odasına gidince yatağın, yataklarının darmadağın olduğunu gördü. Başının döndüğünü hissetti ve güçlükle yere oturdu. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Dün geceden beri içine atmış olduğu gözyaşları sel gibi akıyordu. O şekilde ne kadar kaldığını kendisi de bilmiyordu. Sonunda kendine geldiğinde, saatin ilerlemiş olduğunu ve Tolga’nın eve gelebileceğini fark etti ve aceleyle eşyalarının bir kısmını valizlere doldurup, apar topar evden ayrıldı. Otele döndü ve resepsiyondaki kıza en az iki hafta daha kalacağını söyledikten sonra odasına çıkıp, eşyalarını yerleştirdi.

Kafası oldukça karışıktı ve olanları birisiyle paylaşmak istiyordu. Biraz tereddüt ettikten sonra Piraye’yi aramaya karar verdi. Yaklaşık iki saat sonra Piraye’yle akşam yemeği yemek üzere kalabalık Cuma akşamı trafiğinde Boğaz yolunda ilerliyordu. Piraye duyduklarına çok fazla şaşırmamış, kendi deyimiyle, erkek milletinden böyle şeylerin her zaman beklenebileceğini söylemişti.

Piraye, Ayça’nın liseden beri arkadaşıydı. Üniversite son sınıftayken üç yıldır çıktığı Hakan’la evlenerek herkesi şaşırtmıştı. Fakat evlilikleri kısa sürmüş, ikibuçuk yılın ardından boşanmışlardı. Evliliklerinin son altı ayında ikisi de birbirlerine olan sadakatlerini kaybetmişler ve aldatmışlardı. Boşandıktan sonra Piraye özgür bir hayatı seçmiş, bir dönem nerede akşam orada sabah, bohem bir yaşayış tarzını benimsemişti. Bir daha asla evlenmeyeceğini söylemiş, ancak seks konusunda kendini sınırlamamıştı. Dikkat çekici bir kumral güzeli olduğundan etrafında her zaman çok sayıda erkek olmuş, o da açıkçası kendini onlardan pek sakınmamıştı. Tüm dikkatine karşın, iki kez hamile kalmış ve kürtaj olmuştu.

Piraye, çok hızlı yaşanan beş-altı yılın ardından hız kesmişti. Uzun süre birlikte olduğu bir erkek arkadaşı olmamış, kısa aralıklarla sevgili değiştirmişti. Ayça bunun belki biraz da Piraye’nin içindeki bir çeşit tatminsizlikten kaynaklandığını zaman zaman düşünmüş, ancak bundan Piraye’ye hiç bahsetmemişti. Piraye gönül işlerinde erkeklere de, kadınlara da güvenilmemesi gerektiğini, tekeşliliğin insanın doğasına aykırı olduğunu, belki ancak yaşlanıp, cinsel güdüleri sönünce, yalnız yaşamamak için birisiyle birlikte olabileceğini söylerdi hep.

Ayça, bu görüşlere bugüne dek hemen hiç katılmamıştı. Tolga’yla gayet iyi bir evlilikleri vardı ve Piraye’nin Hakan’la evliliğinde mutluluğu yakalayamadığı için böyle iddialar ortaya attığını düşünürdü. Fakat artık ne düşünmesi gerektiğini bilmiyordu. Piraye’nin tezlerinin en azından erkeklerle ilgili kısmı doğrulanmış gibiydi…

Ayça, kalabalık lokantada tek başına oturmuş Piraye’nin gelmesini beklerken kendisini çok yalnız hissediyor, fakat bundan pek de rahatsızlık duymuyordu. Kendini bekar veya dul bir kadın gibi diğer erkeklerin sözde çaktırmadan, veya yanlarında erkekleri olan kadınların potansiyel bir tehditmiş gibi bakışlarına muhatap hissetmiş ve bu da belli oranda hoşuna gitmişti. Güzel bir kadındı ve yanında Tolga varken de onunla ilgilenen erkekler olurdu. Ancak ne yalan söylemeli, Ayça bu tip durumlarla pek ilgilenmezdi. Gururu okşanmasına rağmen, karşılık vermezdi. Evlilikte sadakate inanırdı. Şimdi tüm olanları düşündükçe, bunu hak edecek ne yaptım, diye üzülmekten kendini alamıyor, içten içe Tolga’ya büyük bir öfke duyuyordu.

“Hey, ne düşünüyorsun böyle arpacı kumrusu gibi?”

Piraye’nin geldiğini fark etmeyen Ayça birden düşüncelerinden uzaklaştı ve ayağa kalkıp arkadaşına sarıldı. Piraye’yi epeydir görmemişti ve onu ne kadar özlemiş olduğunu fark etmişti. Ceketini sandalyenin arkasına geçiren Piraye arkasına yaslandı ve gülümseyerek Ayça’ya bakmaya başladı. Gerçekten çok şık giyinmişti ve kendinden son derece memnun bir hali vardı.

Piraye işten geliyordu ve onu tepeden tırnağa şöyle bir gözden geçirince, ne kadar seksi giyindiğini fark etti. Kısacık siyah bir etek; seksi ince topuklu rugan ayakkabılar; beyaz, göbeği açıkta bırakan, hafif göğüs dekolteli bir body ve siyah bir ceket. Piraye bir reklam ajansında çalışıyordu ve reklamcılık camiasında insanlar kesinlikle finans dünyasındakiler gibi giyinmiyorlardı. Fakat yine de Ayça merakına engel olamadı:

“Söylesene Piraye, bu giysilerle nasıl rahat çalışabiliyorsun? Hiç bir şey yapmasalar, akşama kadar seni bakışlarıyla taciz ediyorlardır.”

“Kızım önemli olan kimin beni istediği değil, benim kimi istediğim. İsteyen istediği kadar baksın. İpler her zaman benim elimdedir.” İşte tam boşandıktan sonraki Piraye yaklaşımı. Hep vamp, hep kararlı, kendinden emin.Daha sonra. Yemeklerini yerken….

“Son zamanlarda var mı birisi hayatında? Hani bir çocuk vardı epeydir sana kur yapan. Ne oldu o?”

“Metin mi? Onunla bir ay filan çıktık. Aslında çok iyi biriydi. Ama pek bana göre değildi. Onun niyeti ciddiydi, hani neredeyse evlenme filan teklif edecekti. Yine de ondan hoşlanmıştım. İyi vakit geçirmiştik, yatakta da gayet ateşliydi. Ha ha ha…”

“Çok ayıp. Hem umut verip, hem de onu terk mi ettin?”

“Evlenecek değildim ya! Çok bile dayandım. Adam resmen gelip benim evimde yaşamaya kalktı. Her şeyimle ilgileniyordu. Evi topluyordu, bana yemekler pişiriyordu. Hatta dolaplarımı filan düzeltiyordu. Resmen aşıktı bana. Biraz benim de hoşuma gitti bunlar. Birinin seni kollaması, hayatını kolaylaştırması hoş bişey. Fakat sınırı belirlemek lazım. Ben de ona uysam, hemen roller değişir, beni sahiplenmeye, her şeye karışmaya başlardı. ‘Bak Metin’ dedim, ‘Benim kötü bir huyum var. Aşık olamıyorum. Ve insanlardan çabucak sıkılıyorum. Benimle uzun bir ilişki yaşayamazsın. Böyle devam edemeyiz. En iyisi yol yakınken ayrılalım. Senden gerçekten hoşlandım. Arada sırada yine buluşup, bişeyler yaparız. Hem böylesi daha güzel olur.’ Ve ayrıldık. Sonradan da bir iki defa buluştuk gerçekten. Bir gece onun evinde bile kaldım. Şimdi sanırım birisiyle çıkmaya başladı. Aramıyor. Onun için sevindim.”

“Ne zamana kadar böyle yaşayacaksın? Hep kaçan, hep kendini sakınan, yalnız kadın olmaya devam edeceksin?”

“Her zaman. En azından şimdiki ben olduğum sürece. Gördün işte beraberliğin seni ne hale getirdiğini. Adama güvendin, her şeyini ona verdin, o da gitti personeldeki kızla yattı.”

“Böyle söyleme. Henüz çok yeni herşey. Çok kırgınım.”

“Seni üzmek için değil, gerçekleri gör diye böyle konuşuyorum. Artık boşanır mısın, ayrı mı yaşarsın, ne yaparsın bilmem. Ama lütfen Tolga’yı biraz aklından çıkar. Gençsin, güzelsin, hayatını yaşa.. Gör bak, kendini nasıl özgür, nasıl güçlü hissedeceksin.”

“Kolay değil Piraye. Bunca yıldır onunlayım. Ondan önce çıktığım çocuğun yüzünü bile hatırlamıyorum. Ne yapacağımı bilemiyorum. Hemen boşanma davası filan açmak istemiyorum. Boşanmak isteyip istemediğime emin değilim. Her şeyin bir açıklaması olmalı. Neden böyle yaptı, nerede hata yaptık?”

“Hiçbir yerde. Ya da baştan hataydı hepsi. Tüm evlilikler böyledir Ayça. Tolga’ya çok kızmıyorum ben. O sadece cesur davrandı. Seninle sevişirken hoşuna giden kızları becerdiği fanteziler kurmadı. Gitti, gerçekten becerdi. Kız güzel mi bari?”

“Evet, güzel. Şirketteki erkeklerin hepsi ona bayılıyorlar. Off Piraye, hiç aklımdan çıkmıyor. Nasıl da öpüşüyorlardı. Sanki hayatında ben hiç olmamışım, yıllardır sevgililermiş gibi. Düşündükçe kahroluyorum. Üstelik o da evli. Hem de çok yeni evlendi. Kocası da Tolga’dan hem daha yakışıklı, hem de zengin biri.”

“İlginç. Kız belki de nemfomanyaktır. Yine de şaşırmıyorum, bu işler böyle işte. Kendine işkence edip durmasana! İntikam istiyorsan, sen de git onun kocasıyla yat.”

“Daha neler? Olacak şey mi bu?”

“Neden olmasın? Baksana adam da yakışıklıymış. Bir taşla iki kuş!”

“Anlaşıldı, senin niyetin dalga geçmek.”

“Ne münasebet! Gayet ciddiyim. Çaktırmadan bak, şu çaprazımızdaki masadaki adamlar yarım saattir bizi kesiyorlar. Bence hoş tipler. Ne dersin, bir şans verelim mi?”

“Nasıl yani, ne diyorsun sen şimdi? Tanımadığımız adamlara ne şansı verecekmişiz?”

“Kendilerini gösterme şansı. Bazen böyleleri acayip iyi çıkar.”

“İnanmıyorum sana Piraye. Sen şimdi bana daha önceden böyle yabancılarla birlikte olduğunu mu söylüyorsun?”

“Biri-iki maceram oldu. Ne var ki bunda, adı üstünde macera işte! En fazla ne kaybedersin? Merak etme, her önüme gelenle birlikte olmuyorum. Acayip seçiciyim. Korkma, kimin ne olduğunu anlarım. Bunlardan zarar gelmez bize.”

“Şaşırtıyorsun beni Piraye! Kusura bakma ama ben senin kadar hızlı değilim. Şurada yemek yiyip, dertleşelim dedik. Maceralarını ben yokken yaşa.”

“Tamam tamam, kızma hemen. Nasıl istersen. Göreceksin hak vereceksin bana zamanla. Tamam, seni yönlendirmeye çalışmayacağım. İstediğin gibi düşün, kararlarını kendin ver. Senden tek istediğim Tolga’yı aklına takmaman. Bir de hemen yarın eşyalarını toplayıp bana taşınman. Şu an sana en son gereken şey yalnız kalmak.”

“Sanırım haklısın. Biraz değişiklik bana iyi gelir. Hem eski günlerdeki gibi eğleniriz. Kız kıza…”

Böylece hemen ertesi sabah Ayça Piraye’nin evine yerleşti. Artık işine oradan gidip geliyor, kimseye de Tolga’dan ayrı yaşadığını söylemiyordu. Ailesine bile durumu bildirmemişti onların bitmek tükenmek bilmeyecek sorularına, yorumlarına katlanacak gücü yoktu. Evden ayrılışının üzerinden bir hafta kadar geçmişti ki, Tolga aradı bir akşam. “Sesi mutsuz ve yorgun geliyor” diye düşündü Ayça. Terk edildiği için mutsuz olması hoşuna gitmişti. Fakat neden yorgundu? Geceler boyu Ayça’yı düşünmekten mi yorulmuştu? Belki de yokluğunu fırsat bilip Mirey’le sürekli birlikte oluyorlardı. Bu yüzden yorgun olamaz mıydı?

– “Kusura bakma Tolga. Seninle konuşmak istemiyorum. Sana çok kızgınım ve kırgınım.”

– “Dinle beni Ayça. Bir hata yaptım. İnkar etmiyorum. Bir hataydı işte, anla lütfen. Ne olur yüz yüze konuşalım. Hatamı telafi etmek istiyorum.”

– “Demek kabul ediyorsun beni aldattığını. Güzel. Seni böyle kolay affedeceğimi nereden çıkarıyorsun? İnanmıyorum sana Tolga. Bu kadar basit mi her şey? Günlerdir soruyorum kendime, neden, neden…Neden aldattın beni? Neyimiz eksikti? Neyini tatmin edemedim senin?”

– “Ayça, yanlış şeyler düşünüyorsun. İnan bana, herşey benim hatam değildi.”

– “Ne demek şimdi bu? Ne anlatmak istiyorsun?”

– “Seni aldatmayı hiç düşünmemiştim. Bunca yıldır. İnan bana. Herşey çok ani oldu.” “Söylesene Tolga, ne zaman başladınız Mirey’le kırıştırmaya? Nasıl bu kadar ilerlettiniz muhabbeti?

– “Bana inanmayacağını biliyorum ama olanlar benim suçum değildi. En azından büyük bir kısmı. Sen Kayseri’ye gitmeden 1 hafta kadar önce bir akşam sana sürpriz yapmak için ofisinize gelmiştim. Kapıdaki güvenlikçi beni tanıdığından içeri girmeme izin verdi. Sizin katta kimse yoktu. O saatte çıkmış olamazdın. Sekretere sordum. Ofis çalışanlarının katıldığı bir yemeğe gittiğini söyledi. Önce Erman bey’le bir müşteriye uğrayıp, oradan da yemeğe katılacakmışsınız. Çaktırmadım ama biraz sinirlendim. O Erman bey’in öteden beri sana asıldığını biliyorum…”

– “Dur bir dakika. Erman bey evli bir adam ve bana asılmıyor.”

– “Sen öyle san. Kaç defa farkettim sana nasıl baktığını. Neyse, işte onunla çıktığını öğrenince epey bozuldum. Sürprizim de mahvolmuştu. Çıkıp eve gitmeye hazırlanıyordum ki, onu gördüm.”

– “Mirey’i?”

– “Evet. Düğünden tanışıklığımız olduğundan merhabalaştık. Havadan sudan biraz konuştuktan sonra bana benim de yemeğe mi katılacağımı sordu. Katılmayacağımı, aslında bundan haberim de olmadığını söyledim. Onun eşi de bir iş yemeğine gidecekmiş. O zaman biz de yalnız yemeyelim, birlikte yemeğe çıkalım dedi. Kabul ettim. Dediğim gibi sana da kırılmıştım. Mirey’le bir akşam yemeği yiyerek intikamımı almış olacaktım. Bunu da sana sen Erman bey’le gittiğin yemeği anlatana kadar söylemeyecektim.”

– “O yemeği tamamen unutmuşum. Tolga bu kıskançlığın aptalca. Erman bey şirketin genel müdür yardımcısı. Ben de ürün müdürüyüm. İş dışında aramızda hiçbir şey olmadı ve olamaz da.”

– “Her neyse. İşte o akşam Mirey’le yemeğe çıktık. Hafif bir yemek yedik ama o nedense gereğinden çok içti. Kısa sürede çakırkeyif oldu ve bana hiç beklemediğim şeyler anlatmaya başladı. Eşi İzak’la evleneli henüz 2-3 ay olmuştu ve bu süre zarfında İzak ona neredeyse hiç yaklaşmamıştı. Bir iki kez başarısızlıkla sonuçlanan girişimden sonra seks yapmayı denemeyi tamamen bırakmışlardı. Evlenmeden önce de hiç sevişmemişlerdi. Mirey bana bakire olmadığını, evlenmeden önce oldukça hızlı bir hayat yaşadığını söyledi. Bu durumda kocasıyla olan problemin sorumlusu kendisi değilmiş, vb. bu tarzda bir sürü şey anlattı.”

– “Maaşallah. Pek açık sözlüymüş.”

– “Ben de çok şaşırmıştım. İnan bana ona hiç çanak tutmadım. Hatta sarhoş olduğunu anlayınca artık onu evine bırakmayı teklif ettim. Sonra da evine bıraktım.”

– “O gece birlikte olmadınız mı yani? Bu kadar muhabbetten sonra?”

– “Hayır, ne münasebet! Sonraki 1 hafta içinde beni 1 kez telefonla aradı işyerinden. O gece fazla içtiğini, dertleşmeye ihtiyacı olduğunu, bu yüzden bana açıldığını, kendisini herkesle yüzgöz olan biri olarak görmemi istemediğini filan söyledi. Senin Kayseri’ye gittiğin gün beni yine aradı. Senin iş için Kayseri’ye gittiğini bildiğini, kendisinin de o akşam yalnız olduğunu, istersem 1 hafta önceki yemeğin rövanşını yapabileceğimizi, bu sefer içmeyeceğini söyledi. Epey tereddüt ettim ama sonunda kabul ettim.”

– “Neden? Kızın niyeti gayet açık değil mi? Sana resmen asılmış!”

– “Bu tip olaylara alışık olmadığım için tavırlarını yorumlayamadım. Yemekten bir şey olmaz dedim.”

– “Kabul et, Tolga. Mirey güzel bir kadın. Onun sana kur yapması hoşuna gitti!”

– “Emin değilim, olabilir belki de. Her neyse. O akşam Profilo’daki bowling salonuna gittik. Bowling oynadık ve hamburger yedik. 1 hafta öncekinin tersine bu kez özel şeylerden bahsetmedi ve çok neşeliydi. Onu evine bıraktım. Ertesi akşam işten erken döndüm. Senin o gece geleceğini bilmiyordum. Televizyon seyredip, biraz kitap okumayı düşünüyordum. Saat 7.5 gibi kapı çaldı. Mirey gelmişti. Çok şaşırmıştım. Bana adresi şirketten aldığını söyledi. Canının çok sıkıldığını, benimle bir kahve içmek istediğini söyledi. Henüz 5-10 dakika oturmuştuk ki, ansızın benimle sevişmek istediğini söyledi.

Kaç zamandır cinsel açlık çektiğini, çok güzel bir kadın olduğu için istediğiyle birlikte olabileceğini fakat asla böyle bir şey düşünmediğini, ama benden çok etkilendiğini anlattı. Ayrıca kocasının ilgisizliği yüzünden kendinden de şüpheye düştüğünü ve kendine olan güvenini yeniden kazanmak istediğinden söz etti. Bir yandan da soyunuyordu. Ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilemedim. Sen de biliyorsun Ayça, o güzel bir kadın ve karşımda soyunup, benimle sevişmek istediğini söyleyince karşı koymam çok zordu.”

– “Ama imkansız değildi. Ah erkekler. Hepiniz aynısınız. Neden onu kapı dışarı edip, her kuşun etinin yenmeyeceğini söylemedin?”

– “Yapamadım. Çok üzgünüm.” “Peki hala birlikte oluyor musunuz?”

– “Hayır. O gece ilk ve tekti. Yemin ederim anla beni. Seni seviyorum. Dön artık evimize.”

– “Herşeyi anlattığın için seni affedeceğimi mi sanıyorsun Tolga? Olanları sindirmem kolay değil. Zaman gerekir. Belki zaman da yetmeyebilir. Ama şu an eve dönmeye niyetim yok. Bu anlattıklarından sonra senin ne kadar zayıf ve iradesiz olduğunu düşünmeye başladım. Dönemem.”

– “Peki. Sen bilirsin. Sana istediğin kadar zaman veriyorum. İyice düşün. Birlikte yaşadıklarımızı, güzel günlerimizi düşün. Her insan hata yapabilir Ayça. Affedebilmek erdemdir. Seni zorlamak istemiyorum. Kararını kendi kendine ver. Senden ricam o Piraye şıllığından akıl alma sakın.”

– “Ne demek şimdi bu? Ne biçim konuşuyorsun?”

– “Piraye’nin ne mal olduğunu gayet iyi biliyorum. Onu da uzun zamandır tanıyorum. Hakan’la ilişkilerinin nasıl bittiğini sen benden iyi bilirsin.”

– “İkisi de hatalıydı.”

– “Bence suç %80 Piraye’deydi. Neyse. Ona güvenmiyorum ve onun bizim ilişkimiz hakkında fikir beyan etmesini, sana akıl öğretmesini istemiyorum. Bir süre kendini dinle. İnanıyorum sonunda bana hak vereceksin ve evimize döneceksin. O zamana dek bekleyeceğim seni Ayça.”

Ve böylece bitti telefon görüşmesi. Ayça altüst olmuştu. Mirey resmen kocasını baştan çıkarmıştı. Tolga da büyük zaafiyet göstermiş, bunca yıllık sadakatinin belki de aldatma fırsatı çıkmamasından kaynaklandığını kanıtlamıştı. Bütün bunlara inanamıyordu. Akşama Piraye’yle herşeyi konuşmak istiyordu. O erkekleri daha iyi tanıyordu şüphesiz. Hem Tolga’ya bu konuda hiçbir söz vermemişti.

Ayça’nın Tolga’yla yapmış olduğu konuşmayı tüm ayrıntılarıyla dinleyen Piraye fazla bir yorum yapmadı.

– “İyi o zaman, dinle kendini. Bu arada biz de eski günlerdeki gibi kız kıza eğlenelim”, dedi.Bunu takip eden birkaç hafta boyunca Ayça kendini gayet iyi hissetti. Tüm bu olaylar olmamış gibi işine gitti. Kimseye birşey anlatmadı. Mirey yıllık izinde olduğundan hiç karşılaşmadılar. Böyle bir karşılaşma olasılığı bile Ayça’yı rahatsız ediyor, ne diyeceğini, ne yapacağını bilemiyordu. Akşamları Piraye’yle güzel yerlere yemeklere gittiler, haftasonları yürüyüşler yaptılar, bol bol film izlediler, hatta yıllık izinleri eşzamanlı alıp birlikte güneye tatile gitmeyi planladılar.

– “Harika olacak”, diyordu Piraye. “Çok güzel bir tatil köyü orası, bütün gün güneşlenir, denize gireriz. Akşamları da çılgınlar gibi eğleniriz. Eminim çok çekici erkekler vardır orada. Hem de değişik milletlerden. Laf aramızda ben bugüne dek hiç yabancı bir erkekle yatmadım. Sen?”

– “Elbette hayır! Daha neler? Hem ben tatilde gönül maceraları yaşamayı düşünmüyorum. İyice dinlenmeli ve bol bol kafa dinlemeliyim. Vermem gereken kararlar var. Tatil dönüşü Tolga’yla konuşacağım. Bu şekilde devam etmek ikimiz için de doğru değil.”

Böylece Ayça ve Piraye 1 hafta sonraya izinlerini aldılar, rezervasyonlarını yaptılar. Tatil yaklaştıkça heyecanlanıyor, sanki ilk kez tatile çıkacakmış gibi içleri içlerine sığmıyordu…

Günlerdir beklenen tatilin başlamasına 2 gün kala gelen bir haber Ayça ve Piraye’nin tüm tatil planlarını altüst etti. Ayça çok önemli bir toplantı için Adana’ya gitmek zorundaydı. Erman bey ıkına sıkına Ayça’dan özür dilemiş, bu toplantının çok önemli olduğunu, toplantıda alınacak kararlara göre önümüzdeki yılın bütçesinin oluşturulacağını haber vermişti. Diğer tüm katılımcılar için toplantı tarihi en uygun tarihti ve merkezi temsilen toplantıya katılması gereken Ayça’nın tatil planı genel müdür Rıfat bey’in pek umurunda değildi. Erman bey tatil meselesini Rıfat bey’e açtığında,

– “Ayça tatile 2-3 gün geç çıksın, 1 hafta geç döner”, demiş ve konuyu kapatmıştı.

Ayça durumu Piraye’ye anlatınca, Piraye tatili iptal etmeyi önerdi.

– “Benim tatil tarihlerimi değiştirip ileri almam mümkün değil, rezervasyonu iptal edelim, sen Adana’dan dönünce birlikte birkaç günlüğüne Şile’ye filan gideriz”, dedi. Fakat ikisi de farkındaydılar ki, bu tatili çok istiyorlardı ve Piraye’nin çözümü kimseyi memnun etmeyecekti. Bunun üzerine Ayça, Piraye’nin tatile tek başına gitmesini, kendisinin de Adana’daki toplantıdan sonra direkt Antalya’ya geçip ona katılmasını önerdi.

– “Hem 2-3 gün tek başına olursan, belki o çok merak ettiğin çekici erkeklerle tanışma şansın artar. Ben gelince de 4 gün birlikte tatil yapmış oluruz”.

– “Bilmiyorum Ayça. Peki sana 4 gün tatil yetecek mi?”

– “Benim fazladan 1 haftam daha olacak, Rıfat bey öyle söylemiş. Eğer tatilköyünden memnun kalırsam, tatilimi uzatırım.”

Böylece plan revize edildi ve Piraye kararlaştırdıkları gibi Cumartesi sabahı Antalya’ya gitti. Ayça da o gün tatil alışverişini yaptı, valizlerini hazırladı ve Pazar günü Adana’ya uçtu. Dönüşte İstanbul’a uğramamak için tatil eşyalarını da yanına almıştı.Pazar gecesi geç saatte otele yerleşen Ayça, duşunu alıp oyalanmadan yattı. Pazartesi ve Salı günleri toplantıda geçecekti ve iyice dinlenmek istiyordu.

Ertesi sabah erken kalkan Ayça kahvaltıya inmeden önce odasındaki boy aynasında kendisini inceledi. Bayi toplantılarında hemen her zaman tek kadın kendisi olurdu ve tecrübelerinin ona öğrettiği bir şey varsa, bir sürü Anadolu bayisinin aralarında hoş bir kadın olmasından çok memnun olduklarıydı. Ona her zaman çok kibar davranırlar, bir dediğini iki etmezlerdi. Ayça her toplantıdan sonra İstanbul’a koltuğunun altında yeni sözleşmeler ve bir sürü alım taahhüdüyle dönerdi. Erman bey onun bayi toplantılarındaki başarısını etrafındakilere hep hayranlık dolu sözlerle ifade eder,

– “İnsanın Ayça gibi ürün müdürü olursa hayatta sırtı yere gelmez”, derdi.

O sabah Ayça aynanın karşısında bütün bunları aklından geçirirken, mini eteğinin iyice ön plana çıkardığı biçimli bacaklarını, diri kalçalarını, güzel yüz hatlarını dikkatle süzüyor,

– “Tolga’nın beni Mirey kaltağıyla aldatmasına hala inanamıyorum”, diye düşünüyordu.Ayça kahvaltı salonunda önceden tanıdığı bazı bayilerle karşılaştı; Mersin bayii Sadık bey, Tokat bayii Murat bey ve Denizli bayii Salih bey. Hepsi onu gördüklerine sevinmişlerdi.

– “Özlettiniz kendinizi Ayça hanım, şu toplantılar da olmasa vallahi yüzünüzü göremeyeceğiz”, diye takılıyorlardı. Salih bey,

– “Kaç defa davet ettim sizi Pamukkale’ye, ‘gelin size güzel bir haftasonu yaşatalım’ dedim. ‘Pamukkale’miz nefistir, otellerimiz 1.sınıf, pişman olmazsınız’ dedim. Ama sizden ses soluk çıkmadı”, diye sitem etti.

– “Hep aklımda Salih bey, hep istiyorum. Hatta geçenlerde bir arkadaşıma da sözettim. Bir fırsat bulsak, inşallah geleceğiz.”

– “Tabii, tabii. Arkadaşlarınızı da getirin. Hep birlikte eğleniriz.”

Gerçekten de Ayça bu öneriden Piraye’ye söz etmişti. Piraye,

– “Amaan, boş versene. Anlattığına göre kıro herifler. Bunlar kesin bize asılırlar orada.” diyerek ciddiye almamıştı Ayça’yı.

Kahvaltıdan sonra hep birlikte toplantı salonuna geçtiler. Yaklaşık 30 kadar bayi salonda yerlerini almışlardı. Çoğunu önceden tanıyordu Ayça. Aralarında ilk kez gördüğü 7-8 kişi de vardı. Hepsiyle selamlaştı, tanıdıklarına hal hatır sorup gönüllerini aldı. Bu işte insan ilişkileri, karşındakine değer verdiğini belli etmek (en azından öyle görünmek) hayati önemdeydi. Bu konularda Ayça’nın doğuştan gelme bir yeteneği vardı.

Toplantı sırasında çaktırmadan etrafını inceleyen Ayça sık sık kaçamak bakışlarla karşılaşıyordu. Bu bakışların bir kısmı dostça, rahatsız etmeyen bakışlardı. Mesela Zonguldak bayii Faruk bey’inki bu kategoridendi. Faruk bey şirketin en eski bayilerindendi. Şirketle daima iyi ilişkileri olmuş, yaşı gereği Ayça’ya hep babacan tavırlarla yaklaşmıştı. Şirketin işleyişi, bayi beklentileri gibi konularda ondan çok şey öğrenmişti Ayça. Gülümseyerek Faruk bey’i selamladı.

Bir de şu ismini bilmediği yeni Sivas bayii, ya da Mersin bayii Sadık bey gibi bakışlarını pek beğenmediği adamlar vardı. Sanki dostça ya da merakla değil, dişiliğine gösterdikleri ilgiyle süzüyorlardı onu. Sadık bey zaten her zaman ona aşırı bir ilgi gösterir, yemeklerde filan yanına oturur, fırsat bulsa hemen yılışacak bir izlenim verirdi. Üstelik Sadık bey bildiği kadarıyla evli bir adamdı. Ah erkekler…

Ayça toplantıdan sonra odasına çıkıp uzandı. Akşam yemeğini hep birlikte şehrin ünlü bir lokantasında yiyeceklerdi. Biraz kestirip, duşunu alıp hazırlanacaktı. Sekizde lobiden alacaklardı onu. Bu arada resepsiyonu arayıp, Çarşamba sabahı Antalya otobüsüne rezervasyonunu yaptırmayı unutmadı. Bir aksilik olmazsa öğlene tatil köyünde olacaktı. Yatağında uzanmış, uyku uyanıklık arası tatili düşünürken, Piraye’nin birileriyle tanışıp tanışmadığını merak etti. Belki de onun gibi olmak lazım diye düşündü; hiçbir şeyi düşünmeden kendini koyuvermek, hayatı sürekli bir macera arayışı olarak yaşamak…

Saat tam sekizde lobiye indi. Hemen herkes oradaydı, Ayça da gelince hemen taksilerle yola çıktılar. Ayça o akşam son derece şık, tekparça-omuzlardan askılı siyah bir gece elbisesi giymişti. Bu elbise acaba ortama fazla mı kaçar diye düşünmüş ama sonunda yine de giymeye karar vermişti. Dizüstü eteği, hafif göğüs dekoltesi, ince topuklu ayakkabıları, omzunda beyaz şalı ve küt kesimli sarı saçlarıyla gerçekten tüm dikkatleri üzerinde toplamıştı.

Takside yine hep olduğu gibi Sadık bey yanında oturuyordu. Çaktırmadan bacaklarını süzmesi Ayça’nın hoşuna gitmiyordu. Sadık bey 45 yaşlarında, orta boylu, göbekli, saçları büyük ölçüde dökülmüş, hiçbir çekiciliği olmayan, tipik bir Anadolu bayisiydi. Yaklaşımları hoşuna gitmese de adam şirketin sevilen, en çok satış yapılan bayilerindendi.

Yaklaşık 20 dakikalık bir yolculuktan sonra şehrin biraz dışındaki lokantaya ulaştılar. Önceden hazırlanmış masalara yerleştiklerinde Ayça gruptaki tek kadın olduğu için kendini biraz tuhaf hissediyordu. Rahatsız değildi ama yine de garibine gidiyordu. Daha önceleri de bayi toplantıları hep böyle olurdu ama nedense bu kez bu durum daha bir gözüne batmıştı.

Masalar büyük bir dikdörtgen şeklinde yerleştirilmişti. Ayça tam ortaya, başköşeye oturtuldu. İki yanına Ankara bayii Hayri bey ve Rize bayii Ahmet bey oturmuşlardı. İkisiyle de fazla samimiyeti yoktu Ayça’nın. Biraz canı sıkılmıştı;

– “keşke Faruk bey’in yanına otursaydım” diye düşünüyordu. Herkes acıktığından bir süre kimse pek sohbet etmedi kendini yemeğe verdi. Ayça adeti olduğu üzere yemeğin yanında beyaz şarap içiyordu. Böyle zamanlarda en fazla 2 kadeh içer, bu da onu çakırkeyif yapmaya yeterdi. Fazlasını istese de içemezdi, bünyesi içkiye karşı dayanıksızdı.

– Bir süre sonra karınların doyması ve içkinin de etkisiyle herkeste bir gevşeme, rahatlama oldu; ortam neşelendi. Ayça da Hayri bey’le satışların artırılması üzerine hararetli bir tartışmaya daldı. Bir ara Ahmet bey’le de ilgilenmek için sağına döndüğünde yanında Sadık bey’in oturmakta olduğunu gördü. Sadık bey samimi bir tavırla rakı kadehini Ayça’nın kadehine vurarak,

– “Hadi bakalım sağlığınıza ve güzelliğinize içelim Ayça hanım, bu akşam göz kamaştırıyorsunuz”, diye yılıştı. Ayça hafifçe gülümseyerek teşekkür etti. İçinden

– “Buldu yine beni sırnaşık şey”, diye geçirdi. Kendisi için zoraki bir sohbete giriştiler. Sadık bey sürekli konuşuyor, konuşurken konudan konuya atlıyordu. Tam şirketin pazarlama stratejisini tartışmaya başlamışken, birden nasıl oluyorsa Sadık bey’in çocuğunun kolejlere giriş sınavını konuşurken buluyordu kendilerini Ayça.

– Laf lafı açtı, Sadık bey kadehleri peş peşe yuvarladı, ama bana mısın demedi. Sanki hiç içmemiş gibiydi. Bu arada Ayça’nın da kadehi boş durmuyordu. Bazen tüm karşı koymalarına aldırmadan Sadık Bey kadehini yeniliyor, bazen de masa masa dolaşan bayilerden biri kaşla göz arası elindeki şişeden takviye yapıyordu. İpin ucunun kaçmaya başladığını fark eden Ayça izin isteyip tuvalete gitti. Yüzünü gözünü yıkamak, biraz kendini toparlamak istiyordu. Aynada gözlerinin çakmak çakmak baktığını görüp,

– “Tamam Ayça. Bu kadar yeter. Artık daha fazla içmeyeceksin. Yoksa düpedüz sarhoş olacaksın”, diyerek makyajını tazeledi ve salona döndü.

Salonda iyice sarhoş olan bayilerin kahkahaları yankılanıyor, sigara dumanından insanın gözleri yanıyordu. Ayça masasına ilerlerken adımlarını zor attığını, umduğundan daha sarhoş olduğunu fark etti. Kendisi gibi sarhoş bir sürü erkeğin ısrarlı bakışları altında yerine oturdu. Sadık bey birdenbire

– “Söyle bakalım Ayça, kocan nasıl?” diye sormasın mı, Ayça şaşkınlıktan küçük dilini yutacaktı. Sadık bey’in birdenbire senli-benli konuşmasına mı, yoksa sanki kırk yıllık arkadaşıymış gibi Tolga’yı sormasına mı şaşıracağını bilemedi. Kekeleyerek,

– “İyi, çok iyi”, diyebildi.

– “Merak ediyorum da, insanın senin gibi güzel eşi olursa, onu nasıl böyle tek başına buralara gönderir acaba?”

– “İltifatınız için teşekkür ederim ama bunda merak edecek bir şey yok bence Sadık Bey. Günümüzde eşlerden her birinin kendi işi var. Sonuçta ben buraya gönül eğlendirmeye gelmedim ki.”

– “Ayça, lütfen sizli-bizli konuşmayı bırak artık. Yeni tanışmadık ya, ne zamandır tanıyoruz birbirimizi. Öyle değil mi?”

– “Evet, doğru söylüyorsunuz Sadık Bey, pardon… Sadık!”

– “Hah şöyle! Resmiyeti bırakalım canım.” Açıkçası Ayça ne yapacağını bilememişti. Kendine kızıyor, onun bu samimi tavrına çanak tutmuş gibi hissediyordu. Bu arada,

– “Şerefinize Ayça hanım, arkadaşlar sizden çok bahsettiler. Şirketimizin medar-ı iftiharıymışsınız. Ben Sivas bayii Mahmut Öztürk”, diyen sese başını çevirdiğinde, Hayri bey’in yerine gündüzki toplantıda kendisini bol bol kesen genç bayinin oturmuş olduğunu gördü.

– “Teşekkür ederim Mahmut bey. Tanıştığımıza memnun oldum. Nasılsınız?”

– “Sizi sormalı, ben gayet iyiyim. Ne zamandır diğer bayi arkadaşlarla tanışmak için can atıyordum. Kısmet bugüneymiş. Hem sizinle de tanışmak nasip oldu. Umarım bundan sonra sık sık görüşürüz. Sizi Sivas’a da bekleriz.”

– “İnşallah Mahmut bey, ilk fırsatta ziyaretinize gelirim.”

– “Dört gözle bekleyeceğim.” Bu son sözleri gayet yılışık bir ifadeyle ve doğrudan gözlerinin içine bakarak söylemesi Ayça’yı huzursuz etmişti.

“Nereden çıktı bu şimdi? Biriyle uğraşmak yetmezmiş gibi”, diye kendi kendine söyleniyordu. Mahmut elindeki şarap şişesini aniden Ayça’nın kadehine boşaltarak,

“Hadi ama, şerefe kadeh kaldıralım”, dedi. Ayça artık içmek istemediğini söylemesine rağmen hem Mahmut, hem de Sadık onu içmeye zorluyorlardı. İstemeye istemeye şarabını yudumlayan Ayça, karşısındakilerin,

“Olmadı ama, hadi fondip!” dolduruşlarına biraz direndiyse de, sonunda ısrarlara dayanamayıp kadehini bir dikişte bitirdi. Az sonra yanlarına gelen Adana bayii Cihat bey, aralarında karar verdiklerini, buradan kalkıp, şehrin tanınmış barlarından birine gideceklerini ve itiraz kabul etmediklerini haber verdi. Cihat bey hoşsohbet ve hayır denmesi zor bir adamdı. Kendini toplantının evsahibi olarak görüyor, iyi niyetle herkesi eğlendirmesi gerektiğini düşünüyordu. Ayça

“olmaz, kendimi çok yorgun hissediyorum” filan dediyse de bir anda ayaklanan ve etraflarında toplanan herkes ısrara başladı. Ne diyeceğini bilemeyen Ayça aralıksız ısrarlar karşısında oyunbozan olmamak için teklifi kabul etmek zorunda kaldı.

Az sonra yeniden taksilere doluşmuş bara doğru yola koyulmuşlardı. Ayça’nın takside yanında Mahmut oturuyordu ve bara gidene kadar aralıksız sırnaştı. Ayça kendini gerçekten iyi hissetmiyordu. Çok sarhoş olmuştu; başı dönüyor, gözleri kapanıyordu.

“Barda kahve içip kendime gelirim”, diye düşünüyordu. Ne kadar zaman sonra bara geldiklerini ayrımsayamadı Ayça. Barın içi çok geniş ve dumanlıydı. İçerisi kızlı erkekli Adanalı gençlerle doluydu. Müzik insanın kulaklarını sağır edecek kadar yüksek volümlüydü.

“Vay be, demek böyle yerler sadece İstanbul’da yokmuş”, diye düşündü Ayça. Kendini rahatlamış hissediyordu. Burada tek kadın değildi artık. İçeri girdikten sonra grup dağıldı ve küçük grupçuklar halinde çeşitli masalara geçildi. Ayça, bu geceki müdavimleri Sadık, Mahmut ve bir de Tokat bayii Murat’la birlikte arkalarda bir köşeye oturmuştu. Çok iyi biliyordu ki, bu tercihi kendisi yapmamıştı. Her şey bir anda olmuş, Sadık inanılmaz bir samimiyetle koluna girerek onu bu kuytu masaya getirmişti. Ayça bir kahveye her şeyden çok ihtiyaç duyuyordu. Ancak maalesef bu isteğini gerçekleştiremedi. Garson bu saatte içki dışında servis yapmadıklarını söyleyince, Ayça’ya düşünme fırsatı vermeyen Sadık,

“O zaman sen de hafif bir şeyler içersin”, diyerek garsona Ayça’nın ismini duyamadığı bir içki söyledi. Az sonra içkilerini yudumluyorlardı. Ayça kendisine getirilen kokteyl tarzı içkiyi çok beğenmişti. Gerçekten çok hafif ve lezzetliydi. Tadını o kadar beğendi ki, 2. kadehi söyledi. Bu arada Sadık ve Mahmut habire birbirlerinin sözünü keserek bir şeyler anlatıyorlardı. Gürültüden Ayça neredeyse hiçbir şey anlamıyor, sadece bu ikisinin kendisi için rekabete girdiklerini kadınca bir içgüdüyle hissediyordu. İçkinin etkisinden olsa gerek, kadınlık gururu okşanmıştı. Bu arada zaman ilerlemiş, Ayça farkında olmadan pek çok kadehi yuvarlamıştı. Artık kendini kaybetme noktasında sarhoş olmuştu. Arada bir sarhoşluğunu fark ediyor,

“Ne yaptım ben, neden bu kadar içtim?” diye kendine kızıyor, ama az sonra yeniden hepsini unutuyordu.

Nasıl oldu anlayamadı ama Ayça kendini loş pistte Mahmut’la dans ederken buldu. Kalabalığın arasında slow müzik eşliğinde Mahmut’la dans ediyordu! Bunu kırk yıl düşünse aklına getiremezdi. İlginç olan şey bundan rahatsız olmamasıydı. Mahmut gerçekten çok samimi davranıyordu. İki sevgili gibi beline sarılmış, habire bir şeyler anlatıp duruyordu. Ayça’nın tek anladığı çok çekici olduğu, ilk gördüğü andan beri Mahmut’un kendisine hayran olduğu türünden sözlerdi. Bir de önüne değen sertliği fark ediyordu zaman zaman. İnanılmaz sarhoştu, kendi kendine

“Kızım herif resmen değdiriyor”, diye gülüyordu. Kesinlikle cinsel duyguları filan uyanmamıştı, ama Mahmut’un bu tavırlarından da pek rahatsız olmuyordu sanki. Derken,

“Sıra bende, hep sen mi dans edeceksin?” diyen Sadık’ı duydu ve kendini bu kez de Sadık’ın kollarında buldu. Sadık sanki sevgilisiymiş edasıyla,

“Bu Mahmut denen herifi hiç tutmadım. Resmen sana asılıyor.”

Ayça başka zaman olsa Sadık’ın ağzının payını vermesini bilirdi ama içki kadehte durduğu gibi durmuyor ve paylaşılamayan kadın pozisyonu Ayça’nın çok hoşuna gidiyordu. Gülümsemekle yetindi. Bundan cesaret alan Sadık,

“Nasıl senin gibi bir kadına asılabilir? Herkes haddini bilsin”, diyerek elini Ayça’nın belinden aşağılara kaydırmaya başladı. Ayça irkildi ve tek mesele buymuş gibi,

“Ne yapıyorsun Sadık? Biri görecek”, dedi.

“Kimse bişey göremez. Görmüyor musun, içerisi nasıl karanlık?” Ve ısrarla ellerini kalçalarında tutmaya devam etti.

“Hadi bakalım, gidiyoruz artık.”

Bu sözlerle bu tuhaf dans sona erdi ve Ayça yerde mi, gökte mi olduğunu anlayamayacak kadar sarhoş halde kendini Sadık’la birlikte taksinin arka koltuğunda buldu. Artık neredeyse hiçbir kontrolü kalmayan Ayça, itiraz kabilinden biraz mırın kırın ettiyse de, yol boyunca mini eteğinden iyice sıyrılıp özgürlüklerini ilan eden bacaklarını okşamasına sesini çıkarmadı Sadık’ın. Bir yandan,

“Kendime gelmeliyim, rezil oluyorum”, diye hayıflanırken, başı o kadar dönüyordu ve bilinci o denli bulanmıştı ki, sesini çıkaracak hali yoktu.

812 no’lu odanın kapısı yavaşça açıldı. Bir el duvarın iç tarafını yoklayarak ilerledi ve odayı soluk bir ışıkla aydınlatan lâmbanın düğmesine bastı. Omzuna yaslanmış, güçlükle ayakta durabilen sarışın genç bir kadını taşıyan orta yaşlı, hafif göbekli bir adam odaya girdi ve kadını yatağın üzerine bıraktı. Ceketini ve kravatını çıkardı, banyoda yüzünü yıkadı ve yatağın kenarına, kadının yanına oturdu.

“Ne kadar güzel. Hep bu anı beklemiştim”, diye düşündü. Sarışın kadın çok içmişti. Hafif hafif kıpırdıyordu. Birden gözlerini açtı ve su istedi. Suyunu içmek için adamın yardımıyla doğruldu ve sırtını yastıklara dayadı. Gülümsedi,

“Çok susamışım.”

Adam eğildi, yüzünü yaklaştırdı ve kadının yüzüne küçük öpücükler kondurmaya başladı. Kadın hafifçe irkildi ve yüzünü uzaklaştırmaya çalıştı. Adam buna izin vermedi. Kadının çenesinden tutarak yüzünü kendininkine çevirdi ve dudaklarını öpmeye başladı. Kadın ağzı kapalı olduğu için konuşamasa da, elleriyle adamı iteklemek istedi. Adam aldırmadı, kadını gitgide daha derin öpüyordu. Az sonra dudaklarını çekti ve kadının boynunu ve çıplak omuzlarını öpmeye başladı. Kadın,

“Hayır. İstemiyorum, hayır”, diyerek elleriyle adamın başını uzaklaştırmaya çabalıyordu. Fakat adam onu dinlemiyordu ve dilini kadının boynu üzerinde dolaştırarak yeniden yüzüne ulaştı ve burnunu, yanaklarını, kulak memelerini yalamaya başladı. Kulak memelerinin yalanması kadının hoşuna gitmişe benziyordu, çünkü karşı koymaları azalmıştı. Belki de bundan cesaret alan adam dilini kadının dudakları üzerinde kaydırarak, ağzına soktu. Kadın karşılık vermiyordu, ama karşı da koymuyordu. Gözlerini kapamış, sanki adamın istediğini yapmasına izin vermişti. Adam kadını öpmeye devam ederken, bir yandan da elbisesinin askılarını kaydırdı. Sırtından tutarak kadını öne getirdi ve elbisesinin sırt fermuarını açtı.

Az sonra kadın üzerinde siyah sütyeni ve küloduyla yatakta sırtüstü yatıyordu. Gözleri kapalıydı. Adam da pantolonunu ve gömleğini çıkarmıştı. Kadının uzun ve düzgün bacaklarına, göbek çukuruna, dolgun göğüslerine hayranlıkla bakıyordu. Daha fazla kendini tutamadı ve kadının bacaklarını öpmeye başladı. Dizlerinden ayak bileklerine kadar olan bölgeyi uzun uzun öptü, yaladı.

Sonra yukarıya yöneldi ve dilini bacakların üzerinde boylu boyunca gezdirerek göbek çukuruna ilerledi. Burayı uzun uzun yaladı. Dilini çukura sokup çıkardıkça kadın hafif hafif inliyordu. Adam daha da yukarı ilerledi ve kadının sütyenini çıkararak göğüslerini özgürlüklerine kavuşturdu. Bu nefis biçimli, çok iri olmayan ama dipdiri göğüslere bir süre hayranlıkla baktı ve ardından onları çılgınca emmeye başladı. İki eliyle göğüsleri yanlardan bastırarak hoyratça avuçladı ve ağır ağır yoğurdu.

Kadının inlemeleri artmıştı. Gözleri tamamen kapalıydı. Meme uçları sivrilmeye başlamıştı. Adamın dili uçlarda gezindikçe nefes alıp verişleri hızlandı. Göğüsleri iki yanlarından sımsıkı kavrayan adam, meme uçlarını hoyratça ısırarak emmeye, yüzünü göğüslere sürtmeye, aç bir bebek gibi gayretle somurmaya başladı. Biraz canı yanan kadın gözlerini açmadan inlemeye devam etti. Sesinin çok yükselmesinden çekinen adam, kadını öperek susturmayı denedi. Bu kez öpücüklere kadın da karşılık veriyordu. Ve çılgınca öpüşmeye başladılar. Dilleri dans ediyor, birbirlerinin dudaklarını emiyorlardı.

Dudaklarını kadınınkilerden güçlükle ayıran adam, acele hareketlerle kadının külodunu adeta kopararak çıkardı. Açık kahverengi tüylerle kaplı aşk üçgenine kısa bir süre baktıktan sonra, bacaklarını ayırarak başını gömdü. Kadının vajinasını salyalarını akıta akıta boydan boya yalıyor, klitorisini emiyordu. Bir süre böyle devam ettikten sonra dilini kadının içine sokup çıkarmaya, adeta onu diliyle becermeye başladı. Başını arkaya atarak iyice kasılan kadın, artık açık seçik ve yüksek sesle inliyor, adamın başını içine doğru ittiriyordu. Adamın salyalarıyla kadının vajinasından sel gibi boşalmaya başlayan sıvılar birbirine karışmıştı. Yaklaşık 10 dakika sonra başını kadının vajinasından ayıran adam,

“Umduğumdan da tatlıymışsın, hayatımda böyle nefis bişey tatmadım”, dedi. Kadının onu duyup duymadığı belli değildi. Cevap vermedi ama kısık sesle inlemeye devam etti.

Adam kadını yüzükoyun çevirdi ve ensesinden başlayarak aşağıya doğru tüm sırtını, belini, kalçalarını, bacaklarının ve dizlerinin arka taraflarını, baldırlarını öperek, emerek, yalayarak, ısırarak ilerledi. Ayak bileklerini, topuklarını uzun uzun öptü. Tabanlarını, parmak aralarını yaladı, parmaklarını emdi. Acele etmeden yukarıya ilerledi ve kadının poposunu ısıra ısıra öpmeye başladı. Kadının ağzından akan salyaları yastığı ıpıslak yapmıştı. Adam, elleriyle kadının kalçalarını araladı ve dilini arka deliğine soktu. Kadın şiddetle inledi.

“Sus bebeğim, duyacaklar.” Adam diliyle kadının arka deliğini becermeye devam ederken, bir yandan da parmaklarını vajinasına sokuyordu.

“Ne kadar da ıslandın, sanki altına kaçırmış gibi. Çarşafı berbat ettin. Artık iyice kıvama geldin. Canavarın tadına bakma zamanın geldi.”

Ve adam kazık gibi olmuş penisini tek bir hamlede kadının vajinasına sonuna kadar soktu. Kadın küçük bir çığlık attı ve kendini tatlı tatlı esnetmeye başladı.

“Kaltak, hoşuna gitti değil mi? Biliyordum. Dur bakalım, biraz da benim istediklerim olsun.” Adam ritmik hareketlerle kadının üzerinde gidip gelmeye başladı. Zevkten kudurmuş gibiydi. Elleriyle alttan kadının göğüslerini avuçladı, tüm gücüyle yüklenmeye devam etti. Kısa süre sonra nefes alıp verişleri iyice hızlandı;

“Tanrım, daracıkmışsın, bebeğim benim” şeklinde homurdanmalar arasında tüm bedeni elektriğe kapılmış gibi kasılarak, boşalmaya başladı.

Zevkten haykırmamak için başını kadının saçlarına gömmüştü. Bu şekilde belki birkaç dakika titremesi devam etti. Biraz sonra oda tamamen sessizliğe ve hareketsizliğe gömülmüştü. Yalnızca iki insanın birbirine karışan düzenli nefes alıp verişleri duyuluyordu..

About analsex

Browse Archived Articles by analsex

Related

Sorry. There are no related articles at this time.

Leave a Comment

Your email address will not be published.

bettting sites webmaster forum bahis siteleri bahis siteleri bahis siteleri canl bahis bahis siteleri bahis siteleri
maltepe escort bursa escort kocaeli escort bursa escort eskiehir escort bursa escort mersin escort bursa escort kayseri escort bursa escort tuzla escort bursa escort ankara escort sakarya escort sakarya escort sakarya escort sakarya escort eryaman escort sakarya escort